Archive for Şubat, 2008
tribünden tribüne destek
Bursaspor taraftarı pankartsızlıktan şikayetçi.Bu enteresan yasak üzerine yapılan açıklama şöyle:
”Pankart, bir tribünü oluşturan en önemli öğelerden biridir. O tribünün duruşunu, zekasını, eğlencesini, protestosunu somutlaştırır. Görmesi gereken kişi veya kurumların önüne koyar. Anlık bir tepki değildir. Üzerinde durulur, düşünülür, daha güzel nasıl olabilir diye tartışılır ve bir karara varılır. Karar verilince de emek harcanır, para harcanır ve hazırlanır. Maç günü özenle stada getirilip açılır ya da asılır. Kısaca pankart tribünün ve taraftarın imzasıdır. Maalesef pankartın tribünlerimiz için böylesine büyük anlamı varken 3 senedir asılması yasaklanmış durumda. Biz bu kampanya ile hareket geçtik. Pankartlarımızı tekrar stada asmak istiyoruz.”
Bursaspor taraftarının yanında olduğumuzu ve kampanyalarına destek verdiğimizi belirtiriz. Ki pankarlar aynı zamanda sevgiliye gönderilen mektuplar gibidir. Tribüncü, susarsan sıra sana da gelir..
http://teksas.net/
şenlik
Bu pazar Türkiye’nin en büyük derbilerinden biri yaşanacak Adana’da. Tribünler cıvıl cıvıl olacak. Konfetiler, bayraklar, pankartlar ayrı bir lezzet verecek tribünlere. Tezahuratlar, alkışlar, protestolar öncekilerden farklı olmayacaksa da bu pazar bu maçın heyecanı hoş olacak. Ve bizce şenlik olacak…Hep Adanaspor…
şenlik…olacak…
tribünlerden hikâyeler 3
Kassap Zihni! Lakabı meslekten değil Adana’ya özgü mahalle kabadayılığından:) Satırla adam kovaladığı rivayet edilir. Şimdi şurdan bakınca biz de bunun sadece bir rivayet olduğuna kanaat getiriyoruz. Adeta terk-i meslek eylemiş beyaz saçlı bir pamuk dede. Ee, zamana kabadayılık olmuyor. Kassap Zihni, tribünlerdeki yüzlerce seyirci-antrenörden yalnızca biridir. Maçın henüz 5. dakikasında nesnel diyemeyeceğimiz bir biçimde analizini yapar, önce hocayı eleştirir, bir iki futbolcuya kızar, hakemlerle tanış olur. İlerleyen dakikalarda futbolculara tribününden (Genellikle Güney Kalearkası, fakat bir süredir sınıf atlayıp kapalıya takıldığını duyuyoruz:)) taktikler verir. Çok iyi hatırlarız, Kayhan ve Feyzullah da onun bu taktiklerinden nasibini almıştır. Onu memnun edecek tek şey Adanaspor galibiyetidir. Bu noktada tüm eleştirilerini unutur. Yüzüne mahçup bir gülümseme yayılır. Ama ne olursa olsun aşkı Adanaspor‘adır. Yengeni terk ederim, Adanaspor’u terk etmem, der. Bir tribün fenomeni: Kassap Zihni!
piknikçi
Bir piknikçi tribüncü ne ister? Ellbette takımının mutlak galibiyetini! Peki bu galibiyette neyle yetinmez? Elbette tek farklı galibiyetle. Mümkünse en az dört beş fark olsun. Başka ne ister? Takımının hiç durmamasını, yorulmamasını, hep saldırmasını, hiç saldırıya uğramamasını, hiç ama hiç gol yememesini, hep galip gelmesini, ama arada bir antrenör damarının tuttuğunda şöyle ağız tadıyla bir eleştiri yapabilmek için takımın arıza vermesini, kafasındaki oyuncuların oynamasını- tüm oyuncuların adını bilmese de-, yahu sağa pas ver, ulan şut çek, hay seni oynatanın, ben demiştim…gibisinden bağırabilme fırsatları, mutlaka arada çekirdek çintmeyi, takımı ateşleme yerine futbolcuya sinkaf etmeyi…ister, isteyebilir, bunları isteme ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Çünkü zaten tövbe etmiştir, bir daha gelmeyeceğim, diye. Belki en son yıllar önce gelmiştir, ömrü vefa ederse gayri takım şampiyon olunca gelecektir. Haddizatında sabrı da yoktur vakti de. Sahi, bir piknikçi tribüncü ne ister? Hepsi işin şakası, tabii ki biz ne istiyorsak onu görmek ister. Futbolun muhteşem çiçeğini, gol görmek ister gol…goooooooool…haykırmak ister.
aynı yerdeyiz
Adanaspor - Çanakkale maçının en güzel yanı tribün fotoğraflarıydı.. Gerçi bir puana razı olduk, fakat ne gam, renkli Adanaspor tribünleri bizim keyfimiz oldu. Her maçın kendine has bir lezzeti var, bu arada bu gün olduğu gibi biraz üzülmek de var. Ne çıkar haftayı biraz buruk kapatmaktan. Hem hep sevinmek tarzımız değil. Tribüncü dediğin acı çekecek:)) Neyse, hiç olmazsa üzülüp doğruca evimize geldik. Saatlece süren karli tipili bir yolculuk yapmak zorunda kalmadık bu sefer. Not: Bu maçın tribün fotoğrafları fotoğraflar ve hikayeler bölümündedir.
maç var
birazdan maç var gideceğiz, tribünlerde şarkılar söyleyeceğiz, gideceğiz birazdan maç var, neşeli şarkılar söyleyeceğiz, birazdan gideceğiz, çıkmaz sokaklardan Adanaspor aşkıyla kendimize bir yol edeceğiz, birazdan…
tribün halleri
Siz hiç boş tribünlere gittiniz mi? Deneyin bir kez. Stada ilk giren siz olun. Maratonun ortasında durun ve dinleyin. Boş stattan daha hüzünlü bir yer yoktur. Öğrencisiz okullar, seyircisiz tiyatrolar biribirine benzer hisler uyandırır. Seyircisi gitmiş tiyatrolarda artık replikler uçuşur havalarda, fuayede, kuliste…İnsansız olamayan bu mekanlar sessizlikte bile bir şeyler mırıldanır. Hatta kulak kesilirseniz bağırır: İşte Miliç‘in zarif gollerine sevinen çığlıklar hala duyuluyor. Güney kale arkasında İnter maçının coşkusu, Özer‘le öne geçmemizin sevinci yankılanıyor. Bir ölüm-kalım maçında Boluspor’u 2-1 yendiğimiz günün şarkıları o ruhsuz betonlarda dönüp duruyor. Eskişehir, Konya, Denizli maçlarının tezahuratları maratonda dalgalanıyor hala. Küme düşerken Zonguldakspor’dan yediğimiz golün hıçkırıkları var o tribünde, dinleyin. Hayır, dilsiz değil o boş tribünler. Duyabilirseniz orada tarihimizin kaydı tutulmuştur.
tribünlerden hikayeler 2
Bir Tantana Kemal vardı. Adanaspor tribünlerinin en renkli yüzlerinden biriydi. Maç boyunca tribünlerde gezerdi. Pek konuşmazdı. İnsan irisi bir arkadaştı. Ve en önemli ayrıntı, Tantana Kemal o iri gövdesiyle, tribün uğultusu eşliğinde enteresan taklalar atardı. Bacağında şalvarla dolanırdı. Taraftarı galeyana getireceği zaman ayaklarını yere hızlı hızlı vurur, taraftarı bu ritüele davet ederdi. Tribünler de bu davete icabet ederdi. Ve 5 Ocak’la sınırlı 4.5 şiddetinde bir deprem yaşanırdı Adana’da. Sonra Tantana Kemal de kayboldu tribünlerde deprem hissini veren tantana da. Hayat değişir, insanlar değişir, tribünler değişir, zaman denen hızlı nehir alır her şeyi götürür. Ki mevzuumuz futbolken, geriye Adanaspor tribünlerinin efkarlı hikayeler yani Adanaspor kalır.
tribünlerden hikayeler 1

90′lı yılların başı. Adanaspor açısından tatsız tuzsuz zamanlar. Tribünlerde, her koşulda Adanaspor’u takip etmeyi kendine bir tür amaç edinmiş insanlar var. Artık birbirine aşina yüzler oluşuyor bu müdavimlikte. Herkes zamanla tanış oluyor. Öfkeler, sevinçler klasik bir tribün muhabbetinde birbirine karışıyor. Bir Yahya‘mız vardı o vakitlerde tanıdığımız. Tüm Adanaspor tribünlerinin bildiği Yahya… Bir rahatsızlığından dolayı kelimleri tam söyleyemez, ama hiddetlendiğinde de hakeme filan veryansın etmeyi ihmal etmezdi. Biz onun ne dediğini anlar, daha doğrusu hisseder alkışlarımızla Yahya’yı desteklerdik. Adanaspor’u en saf duygularla sevmenin en somut örneğiydi o. Bir pazar günü maçtan önce bir anons yapıldı. Bu ne tribünleri hizaya sokmanın, ne hakemlerin, ne takım kadrolarının ne de başka bir şeyin anonsuydu. Kederli bir sonbahar gününde bir veda anonsuydu bu. Yahya’nın öldüğü duyuruluyordu. Boğazımız düğümlendi. Yahya gitmişti. Kalktık alkışladık. Bir tribüncü bir diğer tribüncüyü başka nasıl uğurlayabilirdi ki?..
adanaspor
Bu bir Adanaspor tribün güncesidir. Tribündeki hayatın kaydı tutulur. Adanasporluların takımlarına dair maceraları hikaye edilir. Şehrituruncu bizim olanı anlatır. Bazen keyifli, bazen kederli ama hep anlatır, ısrarla anlatır, seve seve anlatır. Bir hayal veya rüya gibi değil, hayatın kendisi olarak anlatır. Şehrituruncu/Adanaspor Tribün Güncesi…
televizyonda futbol
Futbola giden yolu giden yolu kapatmanın bir başka şekli de onu televizyonlara hapsetmektir. Futbolun hayatına dayanan sayısız küçük hikayeler ancak ve ancak tribünlerde yazılır. Yoksa televizyonlarda sonu gelmez pazarlıklara, hesaplara, hesaplaşmalara, gevezeliklere, dalaverelere dönüşerek insanından (ki bu insandan kastımız tribüncülerdir) uzaklaşıp bir ‘piyasaya’ nesnesi olmaktadır. Kurtuluş yalnızca tribünlerdedir. Futbol ağaları bunun farkına elbet varacak, ama kızılderili reisin dediği gibi iş işten geçmiş olacak ve beyaz adamın elinde sibobu içine kaçmış işe yaramaz bir futbol topu hayaleti kalacak.
futbol futbol
Futbol dediğimiz şey bir araç değil; şölen, tören, şenlik, zevk, eğlence olarak doğmuştur. Böyle gelişmiş ve yaygınlaşmıştır. 20. yüzyılın en büyük, en kitlesel dini(!) olarak dünya egemenliğini aynı şekilde kurmuştur. Ancak zaman içinde her güç onu kendine göre bir araca dönüştürmüştür. Bu esnada kimi onunla uyuşmuştur, kimi saltanat kurmuştur, kimi şöhret olmuştur, kimi kasasını doldurmştur. Ve fakat işin tacirlerinden sonra gelen tüm futbol tarihi eğlencesi alınmış bir yavanlıkla araçlaşmış futbolunkulanım ve yön değişikliklerinin tarihi olmuştur. Bizim notumuz: Araç futbol topu, amaç saf futbol…
taraftar ı
‘Taraftar, haftada bir kez evinden kaçar ve stadyumun yolunu tutar. Bayraklar sallanır, kaynanazırıltıları öter, maytaplar atılır, davullar çalınır, konfetiler yağar gökyüzünden. Kent yok olur, rutin olan her şey unutulur, gerçek olan tek şey tapınaktır. Bu kutsal alanda, ateisti olamayan tek dinin kutsal yönleri seyredilir. Taraftarlar, bu mucizeyi daha rahat bir ortamdaki televizyondan seyretme imkânına sahip oldukları halde, meleklerinin nöbetçi şeytanlarla yapacakları mücadeleyi canlı olarak görebilmek için bu hac yolculuğunu yerine getirir. Taraftar, burada yumruklarını sıkar, yutkunur, içine zehir akıtır, şapkasını kemirir, dualar ve lanetler okur. Bir anda gırtlağını yırtarcasına haykırır, pire gibi sıçrar ve ‘gol’ diye bağıran yabancıya sarılır. Bu pagan ritüel boyunca taraftar, topluluğun bir parçasıdır. Binlerce inanla birlikte, en iyi takımın onlarınki olduğuna, tüm hakemlerin satılmış ve tüm rakiplerin şikeci olduklarına kesinlikle inanır. Bir taraftarın, “ Bugün benim takımım oynuyor,” dediği pek görülmez. Çoğunlukla “Biz oynuyoruz,” denir. On ikinci oyuncu, top durduğu zaman, onu harekete geçiren ateşli rüzgârın kendi nefesi olduğunu bilir. Öbür on bir oyuncu da aynı şekilde, taraftarsız bir maçın, müziksiz dans etmeye benzeyeceğini bilirler. Maç bittiğinde taraftarlar tribünlerden ayrılmazlar ve “Ne gol yağmuruydu ama!” “Canlarına okuduk!” nidalarıyla zaferlerini ya da “Yine perişan ettiler bizi,” “Hırsız hakem!” gibi ifadelerle bozgunlarını dile getirirler. Biraz sonra güneş batar, taraftar da evine döner. Boşalan stadyumun üzerine gölgeler düşer. Sesler ve ışıklar yitip giderken, çimento sıraların üzerinde cılız birkaç ateş kalır. Stadyum da, taraftar da kendileriyle baş başa kalırlar. ‘Biz’ yerine yeniden ‘ben’ olurlar. Taraftar uzaklaşır, dağılır ve kaybolur; pazar günleri karnaval sonrası çarşamba günleri gibi hüzünlüdür.’ (Eduardo Galeano)



























